12 Mayıs 2012 Cumartesi

Merzifon Hava Şehitliği


Nurşen Halam ve Saime ablamlarla Merzifon'a geldiğimizde Hava Şehitliği'ne gitmeyi de ihmal etmedik. 
Burada yatan şehitlerimizi de ziyaret ederek ruhlarına Fatiha okuduk. 

Merzifon Hava Şehitliği, Hacı Hasan Mahallesi Kümbet mevkiinde bulunmaktadır. 
Şehitlikten içeri girildiğinde sağdaki binanın üzerinde şehitliğin tarihçesinin bulunduğu bir levha bulunmaktadır.

Mermerden yapılmış yedi basamaklı bir merdivenden çıkılan, kenarları mermer kaidelerle süslenmiş, bir dünya küresinin üzerinde kartal heykeli bulunan, sağlı sollu gönderlere Türk bayrağı çekilmiş şehitlik anıtı.
Anıtın ortasındaki sütunda şöyle yazmaktadır;

"ONLAR Kİ;

ULAŞIP ÖLÜMLERİN EN YÜCESİNE, BAĞLIYDILAR YÜREKTEN VATAN SEVGİSİNE. 

UZANDILAR;  

TOPRAĞIN BAĞRINA SESSİZ SESSİZ, KALDILAR BU VATAN İÇİN NEFESSİZ.

İŞTE; 

ONLAR ŞEHİTLERİMİZ." 

1950 yılında buraya bir bekçi lojmanı ve ziyaretçi kulübesi inşaa edilerek Hava Şehitliği olarak düzenlenmiştir.  
1967 yılında şehitlik olarak tescil edilen burada şehit sayısı o tarihte 31 imiş.
20,01,1990 tarihinde kültür ve tabiat varlıklarını koruma yüksek kurulu tarafından kültür varlığı olarak tescil edilmiş olup, 2008 yılında şehitlik restore edilmiş. Bu tarihte ki şehit sayısı 54 imiş.
Halen, 5 inci Ana Jet Üs Komutanlığı bulunan Merzifon Hava Limanı 2008 yılında sivil hava trafiğine açılmıştır.

10 Mayıs 2012 Perşembe

DLR'nın Atları...

Dlr'nın geçen ay bana gönderdiği fotoğraflardan bir konu açayım dedim. Dersleri müfredatında bulunan "Atlı Turizm" çerçevesinde bir haftalık Atlı Turizm derslerini bitirmişler. 
Dlr, bu durumda atlara da alışmış, atlar da Dlr'ya ve öğrenci arkadaşlarına alışmış oluyor. 
Kapadokya; yani "Güzel Atlar Ülkesi"nde Dlr'nın güzel atları. 
Her atın kendine has özellikleri, huyları, suları varmış. 
Zaten küçüklüğünden beri hayvan sevgisi aşılamış olduğum Dlr'mız hiç zorluk çekmeden bu dersinide atlatmış oldu. 
Bunlar da harada (at çiftliği) bulunan, çiftliği bekleyen :) kangal köpekleri. 
Burada da Dlr'nın arkadaşı ÖZGE'nin atı ÖZGE...
Dlr; seni çok seviyoruz, okulun bittikten sonra senin başarılı bir turizzimci olacağından şüphem yok, bundan sonraki hayatında başarılar dileriz...

Nurşen Halam ve Saime Ablamla Merzifon Mezarlığı...

7 Mayıs günü Nurşen Halam ve Saime Ablamla Merzifon'a büyüklerimizin mezarlarına geldik. Halam, Merzifon'a aralıklarla gelmiş olsa da İstanbul'dan gelen Saime Ablam 45 yıldır ilk defa geliyordu. Ben ise hayatım boyunca ilk defa geldim dedelerimin mezarına. 
Halam, babası dedem Aşır BOZKURT'un mezarını hemen eliyle koymuş gibi buldu. Ben ise Babamın babası Aşır dedemin huzuruna ilk çıkışım olduğundan çok heyecanlıydım. Zira, dedem Aşır Bey, babamla annemin evlenmesine 16 yıl kala vefat etmişti. Saime Ablamla ben o gün burada bir tarihe şahitlik ediyorduk. 
Aşır dedem, 1881 doğumluymuş. Ulu Önder Atatürk'le yaşıtmış. 1940 yılında 59 yaşında vefat etmiş. 
Aşır dedemin hemen yanında, en büyük halam Nahide Halamın eşi, Hilmi ağabeyimle Rezzan Ablamın babaları Ahmet enişte yatmakta idi. 
Merzifon Mezarlığında yatmakta olan büyüklerimizi ziyaret edip ruhlarına Fatiha okuduktan sonra, diğer büyüklerimizi aramaya başladık. 
Az ilerideki kabirde Aşir dedemin 17 yaş ufak kardeşi Asım Amcanın mezarını bulduk. Asım amca da 1898 yılında doğup 1963 yılında 65 yaşında vefat etmiş. Ben buradakilerin çoğunu tanımıyordum. Babamın memuriyeti dolayısıyla Merzifon'a o kadar sık gelemiyorduk. 
Mezarlık ziyaretinden sonra Halamla Saime Ablam, bizi doğduğum eve götür dedi. Beraberce Babam, halalarım Nahide, Rabia ve Nurşen'in doğup büyüdükleri eve gelerek burada fotoğraf çekindik. 

Bizler, babam, halalarım ve çocukları iş güç sahibi olduktan sonra ülkenin çeşitli yerlerinde görev yaptığımızdan dolayı  Merzifon'da ki bu eve uğramaz olmuştuk. Ev, 1984 yılında satıldı.   
Babaannem Cemile Hanım, hayatta olduğu zamanlar burada bu iki katlı evde yalnız kalırdı. Çocukları, torunları ve bizler fırsat buldukça yaz tatillerine geldiğimizde bu evde kalırdık. Arka tarafında bahçesi de bulunan şirin bir evdi. Evi kimin aldığını bilmiyorum ama alan şahıs içerisini restorasyon yaptırmış. Halam geçenlerde geldiğinde kapıyı çalmış, kapıyı açan hanımla konuşup sohbet etmişler. 
Burası da evin karşı kaldırımında bulunan Asım Amcamların konağı imiş. Burası da satılmış. Babaannemin , halalarımın yaşadığı yerde böyle konak şeklindeymiş ama Aşır dedem zamansız vefat edince konak bakımsız kalarak Asım Bey Konağı gibi bakımlı olamamış. 
Asım Amcamın konağının, Asım Bey Konağının giriş kapısı. 
Buradan Merzifon Belediyesine giderek Aşır ve Asım Beylerin babası, 1918-1919 yıllarında Merzifon Belediye Başkanlığı yapan Büyük dedemiz Hacı Şevket Efendi hakkında bilgi almak istedik. Eski Merzifon Belediye Mezarlığı şimdiki yerine taşınırken mezarlıktan çıkarılıp sahibine teslim edilen kemiklerin çoğunun kayıp olmasından dolayı Hacı Şevket Dedemizin mezarını tespit edemedik. Yalnızca Bu fotoğrafı Merzifon Belediyesi'nin internet sitesinden bulabildik.

8 Mayıs 2012 Salı

İyi ki Doğdun Halaaaaa... Seni Çok Seviyoruz

Değerli Halam, Nurşen Halam; 

Babamın rahatsızlığından dolayı, ağabeyinin rahatsızlığından dolayı Çorum'a geldin. Ağabeyini gördün, yengeni ve yeğenlerini gördün. Bu telaş içerisinde doğum gününü bile unuttun, bir yakının sizi "Doğum günün kutlu olsun Nurşen!" diye aramasa sen bile doğum gününü bilmeyecek kadar dalgın ve yorgundun. 
Sen ağabeyinin yanına, ben babamın yanına birbirimizden habersiz olarak, tesadüfi olarak, bir kuvvetin çektiği hisle geldik. 

Gelirken kendinle birlikte dayısını yıllardan beri görmeyen yeğeniniz Ağabeyinizin ablası Rabia Hanımefendinin kızı Saime ablamla birlikte geldiniz. Ben ise 1200 kilometrelik yolu kızımız, Dlr'mızın yanına Nevşehir'de son sınıfta okuyan, 1 ay sonra mezun olacak kızımızın yanına uğrayarak geldim.   
Yollar hiç uzak değildi, kilometreler o kadar bitmeyecek cinsten değildi, mühim olan sevgi bağlarıydı. O sıralarda sizler de bende yollardaydık, düşüncelerimiz aynı, hedeflerimiz aynı, sevinçleriniz ve özlemlerimiz aynıydı. SEVDİKLERİMİZE KAVUŞMAKTI. 

İçimizde hiç bir kötülük, aklımızda hiç bir şeytani düşünceler ve planlar yoktu, tek amacımız sevdiklerimizin yanında olmak, huzur bulmak, yılların ve yolların hasretini gidermekti... 
Sen ki Halam; değerli Halam. 1940 yılında, İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1940 yılında doğdun. Ülkemizin   kalkınmakta olduğu yıllarda, ülkemizin emeklemekte olduğu sıkıntılı günlerde geldin dünyaya. Gelecek nesilleri bir güneş gibi aydınlatmak üzere Tanrı tarafından ülkemize gönderilen sayılı insanlar olarak Melekler tarafından gönderildin bu topraklara...
Ülkemiz semalarında karanlık bulutlar kol gezerken, cehaletin, gericiliğin tutsağı olacağımız zamanlarda; henüz 14 yaşında, tek başına kız başına, 1954 yıllarında, yolların, izlerin, otobüslerin olmadığı zamanlarda Erzurumlara, Nene Hatun Öğretmen okullarına gittin.    
Senin yaşıtların ya çocuk olup oynamakta yada kocaya varmakta olduğu zamanlarda sen çocukluğunu, gençliğini hiçe sayarak hiç yaşayamayacağın en güzel günlerini ülkene adayarak sevdiklerinden canlarından, ciğerlerinden ayrılarak yolunu çizdin... Sen o zamanların karanlıklarından kendini aydınlık günlere çıkartmasını bildin...
Sen bir idealisttin, sen bir ülküye adamıştın kendini. Kendin için yaşamıyordun artık, ülkün için yaşıyordun. Akranların kara peçeler içerisinde evlere hapsolmuşken sen kılık kıyafetinle tam bir Atatürk gençliği yetiştirmek için düşmüştün yollara... 
Sen öğretmiştin bana Sapanca'ya geldiğinde "Saat dokuzu beş geçe, Atam Dolmabahçe'de..." şiirini. Sen öğretmiştin bana Atatürk sevgisini...
Ben ve kardeşlerim, her başımız sıkıldığında, Başkentimizde olmandan dolayı hep seni rahatsız ettik, derdimizi, arzuhalimizi mektuplara döktük. Senden çok şeyler istedik...
Hiç bir zaman kırmadın bizleri, ne zaman gelsek hep kapın açıktı bizlere şimdi olduğu gibi. 

O zamanlar kimilerimizin aklında şeytanca fikirler, hayasız düşünceler, tamahkar davranışlar yoktu. Zaman geçtikçe değiştik, hırslandık, birbirimizi tanıyamaz hale geldik. İdeal ve ülkülerimizin dışına çıktık, Yaratan'dan da yaratılandan da korkmamaya başladık, çizgiden ve çığırdan çıktık...     
İzindeler Halam, izindeler Hocam, Değerli Öğretmenim, yeğenlerin senin izindeler... İlelebet de izinde olacaklar, dünya döndükçe, güneş parladıkça, ay göründükçe, mevsimler değişse de yıllardır emek verdiğin gençlik aşkın ve heyecanın gibi, ilk günkü ülkün gibi yaşayacak ve yaşatacaklar...

İyi ki varsın, iyi ki doğdun Canım Halam.

6 Mayıs 2012 Pazar

Güvercin Vadisi

Hızırşah Köyümüzü biraz geçtikten sonra Pirenlik mevkiinin orada Recep ŞAHBAZ'a ait bir Güvercin Çiftliği bulunmaktadır. 

Recep ŞAHBAZ; Datça'nın renkli simalarından birisidir. Her gün motoruyla köyümüzün içinden geçerek buraya kendisine ait 8 dönüm üzerinde kurulu güvercinliğine gelerek güvercinlerinin bakımını yapar. 

Geçenlerde Muhammet amcayla buraya geldik. Geliş nedenimiz Ön planda görülen zeytinlerdi. Burada Muhammet abiye ait 5 dönümlük zeytinlik bulunmaktadır. Zeytinleri, daha doğrusu zeytin ağaçlarını kontrole gelmiştik. Bu tarlayı Muhammet abi traktörcüsüne sürdürmüş, hem tarlayı kontrole, hem sürülen yerlere bakmaya, hem ağaçlardaki mahsul durumunu görmeye hemde gezmeye gelmiştik. 

Bu sırada, daha önce önünden geçtiğim, bu yakasından görmediğim Güvercinliği görünce fotoğraf makineme davrandım, bir kaç poz çektim. Resimde çiftliğin arka kısmı görülmektedir. Çiftliğin asıl girişi Evlerle müştemilatların bulunduğu yerdendir. Burada Recep beyin beslediği güvercinleri, güvercinlerin kafesleri, güvercinler için yapılan evler bulunur. Çiftliğin girişinde ise, giriş kapısında resme dikkatlice bakıldığında bombeli kapı girişi bulunmaktadır. Bu ahşap giriş kapısının üzerinde "GÜVERCİN VADİSİ" yazısı bulunmaktadır. 

Muhammet abinin anlattığına göre; Recep beyin bir bayan arkadaşı bir senaryo yazmış, yazılan senaryoya göre burada bir Yeşilçam filmi çekilmiş. Filmin adını ve oyuncuları da söylemişti ama şimdi aklıma gelmedi. 

Bu yazımı şayet Recep bey okuyacak olursa filmin adı, oyuncuları ve konusunu buraya kısaca yazarsa memnun oluruz.  
Burası köyümüz Hızırşah'tan, Recep beyin Güvercin Vadisine inen yol. Recep beyin gelmesini epey bir müddet bekledikse de gelmesini görüntüleyemedik. Muhammet abinin dediğine göre Recep bey geldiğinde ilk işi güvercinlerinin kafesini açıp onları uçurmakmış. Yüzlerce güvercinin uçması, gökyüzündeki o pamuksu görüntüler muhteşemmiş, lakin görüntüleyemedim.

Recep bey buraya bazen çok değerli dost ve arkadaşlarıyla gelir, hem Datça'mızın hem de köyümüzün tanıtımını yaparmış. Recep bey tam bir doğa tutkunudur. Burada Recep bey ile ilgili bir haber bulunmaktadır.

  http://gundem.milliyet.com.tr/datca-da-karakulak-heyecani/gundem/gundemdetay/27.08.2011/1431990/default.htm?ref=webhaber.com

Recep bey bu yazımızı okursa; çiftliğin geçmişi hakkında bilgi verirse, okurlarımız için unutulmaz bir belgesel olacaktır.

4 Mayıs 2012 Cuma

Ouzo of Plomari

Rodoslu İsmail abi geçenlerde elinde bir kutuyla geldi. Yanında da sucuk, yumurta, yeşil soğan, marul gibi bahçesinin malzemelerinde de getirmiş. "Acıktık, bunları yapalım rakıyla içelim" dedi. 

'Rakı' dediği Ouzo, yani Yunan rakısıymış. Bir de güzel ambalajı var, atmaya kıyamadım. 

İsmail abinin getirdiği malzemelerle benim evde bulunan malzemelerden bir şeyler yaparak başladık muhabbete. 

Yunan Rakısının üzerinde tanıtıcı yazlar vardı, Yunanca ve İngilizce olarak. Bu yazıları İsmail abiye okutup notlar aldım.  
Rakıyı İsmail abiye Midilli Adası'ndan akrabaları yollamış. 

Rakı, Midilli Adası'nın Lisvori köyünde 1894 yılından beri Kaloyannis ailesi tarafından imal edilmekteymiş. 

İçeriği ise; anason, tarçın, Hindistan cevizi ve adada bulunan çeşitli otların karışımından imal edilmekteymiş. Formülü de bir sır gibi saklanmaktaymış. Aile; bu Ouzo'ya PLOMARİ adını vermiş.  
Rakı 1 Lt'likti, bir de yanında 20'lik getirmişti. Burada görülen 20'liğin şişesi, fotoğrafı çekerken yanlışlıkla şişeyi biraz kutunun önüne koyunca büyük görüldü. 

İnternetten araştırdığımda, bu Ouzo of Plomari'nin ambalaj kutularının çok değişik desenlerde olduğunu gördüm. Ama bendeki bu kutu, yani içtiğimiz rakının ambalajı internette hiç bir yerde yok. Çok özel hazırlanmış. Midilli Adası'ndaki Lisvori köyünün minyatür desenleri var kutunun üzerinde.  
İsmail abi, kendi yapmış olduğu evinin mutfağında temizlik işleri ile uğraşırken.

Teşekkürler İsmail. abi...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Vahdet'in Lokantası

Vahdet bey köyümüzün girişimcilerindendir. Çocukluğundan beri lokanta gibi yerlerde çalışmış deneyimli bir işletmecidir. 
Hayallerini gerçekleştirerek geçen sene Knidos yolu üzerindeki bu lokantayı açtı. Burası lokantanın otopark bölümü olmaktadır. Lokanta yol üzerinde Somacık mevkiini geçtikten sonra köyümüze 7 kilometre mesafede zeytin ve çağla ağaçlarının içerisindedir. 

Kendisine ait bu 5 dönümlük yeri lokanta olarak faaliyete geçiren Vahdet bey, bir durumda da burayı değerlendirmiş oldu. 
Bizim buralarda sezonun Mayıs ayının ortalarında başladığı gözönüne alınırsa Kasım ayına kadar lokanta iş yapmaktadır. 

Lokantayı sade bir şekilde döşeyen Vahdet bey içeriye attığı masalar kadar da dışarıya zeytin ve çağla ağaçlarının altlarına da atmıştır. 

Gelen yerli ve yabancı müşterilerin hijyen temizliğine önem veren Vahdet bey burasını ailesiyle beraber, yanlarında yabancı olmaksızın bir ev temizliği ve düzeninde yönetmektedir.   
Mutfak kısmını sağlı sollu iki tarafa koyduğu buzdolaplarıyla ayırmış. Dolapların üzerinde renkli renkli görülen kavanozların içerisindekiler bol çeşitli turşulardır. 

Lokantayı kendisi, oğlu, eşi, kızı ve damadıyla beraber çalıştırmaktadır Vahdet bey. 

Turşular eşinin el emekleridir. Burada her şey doğaldır. Lokantada yapılan tavuk ve bıldırcın yemeği türleri hemen yandaki bahçeden karşılanmaktadır. Hangi tavuğu ve horozu veya bıldırcını yemek isterseniz onu Vahdet beye göstermeniz yeterli. 

Et yemekleri de ona keza koyun, keçi, dana eti Vahdet beyin köyden getirdiği hayvanlarla yapılmaktadır.  
Duvardaki şarap şişeleri bile ormandan kesilen çam ağaçları kütüklerinden yapılmış raflarda sergilenmektedir. 
Muhammet abilye çok acıktığımız bir zamanda geldik Vahdetin yerine. Oğlu fırını yakmaya başlamıştı. Verdiğin siparişin nasıl yapılmasını istiyorsan Vahdet beye söylemen yeterli. 
Muhammet efeyle oturduğumuz yerden lokantayla karşıda Gocadağ'ın görüntüsü. 

Sezon başladığında Vahdet bey ve çalışanları evlerine gidecek zaman bulamadıkları için lokantanın yanındaki müştemilatta, kendilerinin konaklamaları için yaptıkları evde kalırlar. O kadar kalabalık olur ki burası, masalara bile sığmaz gelenler. 

İlk müşterileri sabah 08:00'de gelmeye başlar, köy kahvaltısı yapmak işin. Öğlen gelen müşteriler ayrıdır. Akşam gelenler mutlaka rezervasyonlar gelirler. Aileler masaları birleştirerek kalabalık bir şekilde otururlar. Çocuklar ise 5 dönümlük arazide istedikleri gibi keçi, dana, tavuk, köpek ve kedilerle içiçe oynaya bilirler.

Masada, sandalyede oturan müşteriler canları sıkıldıkça kalkıp sağı solu gezebilirler, dallarından domates, biber, salatalık, soğan, marul koparta bilirler. 

Ayağa kalkmadan masalarının üzerlerindeki, kafalarına değen bademleri kopartıp meze yapabilirler.  
Muhammet abi çok acıktığı için hemen yemeğe başladı; kendisine bir bira söylemişti. Ben burada bira içilmez diyerek bir duble rakı söyledim kendime. 
Pek fotoğraflarda görünmeyi sevmem ama bu günü ölümsüzleştirmeye karar verdim. 
Burada da Vahdet bey, romanın kahramanı görülmektedir. Ne kadar yorgun olduğu her halinden belli olmaktadır...