14 Şubat 2011 Pazartesi

Bıldırcın Kafesim Geldi...

Bursa'ya sipariş verdiğim bıldırcın kafesim geldi.

Toplam 10 bıldırcın kapasiteli kafesin önden görünümü bu şekilde.
Gayet basit ve kullanımlı bir kafes. Hastalık anında diğer kafeslere bulaşma ihtimali sıfır gibi bir şey.
Bu örnek kafesin, 30-35 bıldırcın alacak şekilde büyük tasarımının yapımını köydeki marangozum Murat üstlendi.
Üst kapağı açılıp bıldırcınların alınması, yemlenmesi; alttan ise kafesin temizlenmesi gayet basit bir şekilde tasarlanmış. http://www.vixpet.com/ 'a teşekkürler.

7 Şubat 2011 Pazartesi

"Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba"

Kitabın adı: 'Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba'; son aylarda okuduğum en güzel kitap diyebilirim. Ferhat ULUDERE, tam benim sevdiğim bir şekilde yazmış romanı, Halit Refik KARAY kitaplarını aratmayacak bir akıcılıkla yazmış. Kitabı okurken sanki kendimi romanın bir parçası olarak hissettim, kimi zaman denizin dalgalarıyla üşüdüm, kimi zaman köpek havlamalarıyla irkildim. Kitabın sayfalarının arasında, derinden gelen anason kokusunu hissettim...

On numara bir kitap diyebilirim. Teşekkürler Ferhat kardeş dertlerden uzak iki gün geçirdim sayende.

Küçük kasabalara hasta olduğum için midir bilemiyorum, denizi sevdiğim için midir, severek okudum.

Kitabı 5-10 dakika bırakıp sağa sola bakmak, gözlerimi dinlendirmek istedimse de bırakamadım. Kimi yerler o kadar heyecan verici ki, uyuya kalmasaydım 1 günde de okuyup bitirebilirdim.

Burada kitabın arka kapağında kitap içeriği hakkında bir şeyler yazmakta, şimdi beni yormayın, kendiniz göz gezdirin. Resmin üzerine tıkladığınızda okuyabileceğiniz büyüklüğe gelmektedir.

Kitabın yazarı Ferhat ULUDERE, 1977 doğumlu gençten bir arkadaşmış, kendisini tebrik ederim. Sırada yazarımızın diğer kitapları var. Köye giderken alırım inşallah, hepsini okurum.

6 Şubat 2011 Pazar

Emre Camii

Cumartesi günü dışarı çıkmıştım, çevreyi kolaçan etmek maksadıyla. Mahallemizde bulunan Emre Camii'ne doğru yürüdüm. Şadırvanını, bahçesini ve yanındaki tertemiz parkı görünce fotoğraflarını çekmek geldi içimden.

Cami, 1991 yılında yapılmış. 20 yıllık bir yapı demekki. Caminin estetik bir güzelliği olmamakla beraber şadırvanı yapıyı kurtarmış. Caminin girişine, sağına, soluna yapıştırılan bu ilanlar sizce görüntüyü çirkinleştirmiyor mu?
Minaresi çok yüksek olduğundan dolayı biraz ileri gideyim makineye sığdırayım dedimse de, yandaki binalara çok yakın olmasından ötürü tam bir görüntü alamadım. Fotoğrafı da düzeltip yapıştırdığımda orijinalliğinin bozulacağını bildiğimden yan şekilde yapıştırmaya karar verdim.
Minareyi yapan ustalara teşekkür etmek gerekir, minare gerçekten ince bir işçiliğe sahip.
Şadırvanın girişteki görüntüsü bu şekilde.
Şadırvanın tavanını ayetlerle süslenmiş.
Desenlerde gerçekten çok hoşuma gitti. Diyanet başkanlığı bu desenleri kime yaptırtmışsa gerçekten isabetli bir karar vermiş.
Yapan ustanın da ellerine, yüreğine sağlık. Bazı yerlere "ebru" görüntüsü vererek süslemiş.
Şadırvanın kubbesinin deseni gerçekten çok simetrik ve kusursuz boyanmış. Boyalar renklerini korumuş, alt boyayı hangi usta yaptıysa onunda ellerine sağlık; kalkma, dökülme emaresi görülmemektedir.

5 Şubat 2011 Cumartesi

"BAFİRA" Kırmızı Pancar Turşusu...

Geçenlerde bir arkadaşa söz vermiştim pancar turşusu yollayacağım diye. Cumartesi pazarında zor da olsa 2 kilo pancar bulabildim. Zaten bunun ne işe yaradığını bilen de yok buralarda. Köylü reyonundan aldım, aldığım teyzeye sorduğumda o da ne yapıldığını bilmiyormuş, "Soran olursa viriyom hacı amca." dedi bana.

Bu mevsinde hasatı masatı da kalmadı bunun. Belliki pazarcı teyze çeşit bulunsun gibisinden atmış torbasına getirmiş pazara.

Şekilde görüldüğü gibi alınan pancarlar temizlendi.

25 dakika düdüklü tencerede haşlandıktan sonra zaten kendiliğinde dökülen kabukları soyuldu ve soğumaya bırakıldı.
Turşunun içerisine konulan malzemeler resimde görünmekte. Datça dağlarından topladığım gölgede kurutulmuş defne yaprakları; az miktarda Taşköprü sarmısağı ve her turşuda kullanılan hazır 'turşuyap' turşu suyu.
Ben de çok merak ediyordum; bu kırmızı pancar'ın sağlık bakımında bir faydası var mıdır? diye. İnternetten baktığımda; kan temizleme, kansere, vereme ve diyabete karşı koruyucu özelliği varmış.

Şimdi bu "BAFİRA" nereden çıktı? Kargo şirketleri yollanacak malzemenin cam kap içerisinde olanlarına, kırılır hesabı pek iyi gözle bakmadıklarından dolayı, geçen hafta alınmış olan (kullanılmamış olan) plastik salça kabına aktarıldı ve ambalajı kargo şirketlerinin dilinden kurtulunmak üzere görselliğe kavuşturuldu.

48 saat sonra 'Kırmızı Pancar Turşusu' her an kullanılmak üzere hazır duruma gelmektedir.

Not: Hazırlama süresi (gidip alma, getirme, haşlama, ambalajlama, yollama) takribi 50 dakika.

3 Şubat 2011 Perşembe

Damgalı Kitaplar

Kitabın adı "Hayatımın Erkeği" Yazarı VA-NU. Vâlâ Nurettin'in takma adıyla yayınladığı kitap 1941 yılında basılmış. Damgasında Rahmetli dayımın özel kütüphanesinin damgası mevcuttur. Aynen şöyle yazmaktadır: "GÜLAÇAN KİTAP SARAYI H.CEVDET MUSAAĞAOĞLU ÇORUM-1938"
Kitabın orijinal görünümü ise bu şekilde.
Gene rahmetli dayıma ait dikdörtgen mühürlü bir kitap daha. Mühürde gene aynı şekilde dayımın adıyla kütüphanesinin adı bulunmakla tarihinde 1947 yılı görünmektedir.
"Bir Aşk Böyle Bitti" kitabının yazarı ise; Nezihe Muhittin. Basım yılı gene 1941
Bir başka damgalı kitap. Mühürde ise; T.C. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI Kastamonu Öğretmenevi Müdürlüğü" yazmakta.
Demirci Akıncıları isimli kitabın yazarı İbrahim Ethem AKINCI. Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki ilk Malatya valimiz.
Buradaki damga ise; "Faik Tonguç Çocuk Kütüphanesi" yazmakta.
Kitabın basım tarihi 1969
Bu kitapta ünlü İranlı yazar "Beydeba"nın Kalile ve Dimne'si. Basım tarihi 1958. Kitabın sahibi belli ki kitabını çok seviyormuş; onu çiltlemiş.
"Co'nun Çocukları" isimli kitabın ilk sayfası. Kitap o kadar yıpranmış ki, kimse eline alıp okumaya tenezzül etmemiş gibi. Hangi yıl basıldığı belli olmamakla birlikte, yayımlayan kitap şirketinin telefonunun 6 haneli olması, o zamanların İstanbul'unda ne kadar az telefon olduğunu göstermektedir.
Kitabın ön yüzü. Ne kadar çok eskidiği bir bakışta anlaşılıyor.
Victor Hugo'nun tam ismine yaraşacak şekildeki "Sefiller" kitabı. Kitap daha sefil bence.
"Kon-Tiki" 1964 basımı kitap, çocukluğumun önemli kitapları arasında yer almaktaydı. Bilim adamı Thor HEYERDAHL'ın kaleme aldığı, altı bilim adamının bir nazariyeyi doğrulamak amacıyla Güney Amerika'dan yola çıkarak Kon-Tiki isimli bir sal üzerinde Büyük Okyanusu aşmalarının hikayesidir.
Burada ise Konya'da Hudeybiye isimli bir kitapçıdan alınmış 1977 basımı kitap görülmekte.
Defterdar Sarı Mehmet Paşa'nın "Olayların Özü" Zübde-i Vekayiât kitabının ön yüzü.
Kitaplığımın en ilginç kitaplarından olan Aclan SAYILGAN'ın kaleme aldığı "SSCB ve SULTAN GALİEV" kitabının içeriği çok enterasandır. Kitap o yılların İçişler Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Müdürlüğü'nün; şimdiki Terörle Mücadele Şubesi o zaman ki Şube I. Şefliği'ne yolladığı kitaplardandır.
Bir zamanlar komünizmi büyük bir tehlike olarak gören hükümetlerin komünizmle mücadele eden birimlerine, birimlerinde çalışan personeline okuması, bilgi edinmesi için gönderdiği kitaplardan.
Komünizme karşı yürütülen mücadele; cumhuriyet rejimine karşı olanlara da yapılsaydı ülke bu duruma gelmezdi.
SSCB ve SULTAN GALİEV isimli kitabın ön yüzü. Basım tarihi 1966

Islatalım!

7 Ekim 2010 tarihinde müracaat ettiğim A2, yani motorsiklet kullanma belgemi en sonunda aldım. 2 ay 27 gün süren bir zaman zarfında benim için fuzuli, hem de çok fuzuli olan sertifikayı sahiplenmiş bulunuyorum. Ne işime yarayacaksa!

Hani boş boş oturmayım, bir şeyler yapayım, bir şeyler başarayım, ihtiyarladığımı belli etmeyeyim, (daha doğrusu ihtiyarlamayı sindiremediğim için) bir şeyler üreteyim, tüketici moduna geçmeyeyim gibisinden düşüncelerle fuzuli işlere girdim. Yav arkadaş, bu yaştan sonra ne polis ne jandarma beni çeviripte; "Amca, ehliyet ruruhsat" demezdi bana. Benimle neden uğraşsın ki? Herkesin derdi başından aşmış zaten.

Madem motor sürücü belgesini aldım, bunu ıslamadan olmaz dedim, adettendir diyerek, kardeşim Uğur'un yanına gittim. O da geçenlerde PERA biralarının Çorum başbayiliğini almış. Katkım olsun hesabı 4 tane şeftali aromalısından bira aldım. Alkol oranı beher şişede %4, ben bunu ilaç diyerekten kulağıma dökerim demiştim ki, ikinci şişede kafam, gözüm dönmeye başladı. Neden acaba derken Eylül ayından bu yana içki kullanmadığımdan olsa, diyerekten geçiştirdim. Az değil yani, 4 aydır içmiyordum. Gerçi bu içmekten sayılmaz. Hacı, hoca arkadaşlarım var onlar bile benden çok içiyorlar. Hani derler ya, düğünde, müğünde içiyorum diye. Ben de onlar gibi öyle bir şey yaptım.
Daha sırada "Ağır Vasıta" sürücü belgesi var, çok çalışmalıyım, çoooookkk...


2 Şubat 2011 Çarşamba

Knidos Afrodit'i

...Kayık, deniz serpintisi ve binlerce balığın yeşil yeşil kanatlarının fışıltısı ile birlikte süzülüp açılır. Bu ekvator balıklarının burada bulunuşları, iklimin ne kadar tatlı olduğunu gösterir. İklim tam insan boyundadır. Sıcağı da, soğuğu da insan tahammülünü aşmaz. İklimi paltoyla, sobayla ya da yelpazeyle düzeltmeye gerek yoktur. İşte bundan dolayı buradaki şekillerin -gerek fikri, gerek mimari- niteliği doğruluktur; yalan, ikiyüzlülük cicibicileriyle örtünüp gizlenmeyi kabul etmezliktir. Bunun örneği de, Knidos kıyılarıdır.

Anadoluyu bir yere bakar varsaysak, onun ancak denize baktığını düşünebiliriz. Anadolunun bütün kolları Ege Denizi'ne açılmıştır. Bu kollardan en güneydeki Datça Yarımadası'dır. Sanki Anadolu, denize sevgisinden, Ege köpüklerine atılmış ve kırk beş mil uzanan Datça Yarımadasını yaratırken, Kriyo Burnunda; "İşte Arşipel, bak senin koynuna geldim! Çünki ben, senin Knidos'unum!" diye bağırmıştır. Bundan dolayı Datça Yarımadası, Anadolu'nun Knidos'ta şakıyan dilidir.

Burun pek uzun ve yalnızdır. Elli atmış metre yükseklere kadar bir çalısı olmayan yalçın kayalara bakılırsa, kışın deniz ya da serpintilerin taa oralara yükseldiği anlaşılır. Burun denizle baş başa klmıştır. Esintisine göre Cebelitarık'tan, Trablusgarp'tan ve Mataban Burnundan gelen dalgalar, gönüllerinin yettiğince kabarıp hızlanmak fırsatını bulduktan sonra, sonunda Anadolu'nun bu heybetli burnuna gelirler ve taşkın sevgilerden patlayan bir yürek gibi, Knidos'u yupyumuşak köpükleriyle sararlar. Böylelikle, Knidos Ege'ye, Ege de Knidos'a kavuşur... (Halikarnas Balıkçısı)

Tarihçi Lusien, "De Amoribus" adlı yapıtında Knidos'taki Afrodit Tapınağına yaklaşmasını şöyle anlatır:

"Kutsal bahçenin yanına gelmiştik, güzel kokular bizi sarhoş etti. Avlu, Afrodit'e yakışır, güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi. Daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçları, Tanrıçaya saygı sunar gibiydiler. Bu avluda defneler ve sergiler vardı. Buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmaz. her zaman gençtirler., daima yeni dallar sürerler.

İşte bu gün bile yıkılarda (harabelerde) biten çalılar, iki bin yıl önce Lusien'in sözünü ettiği defnelerin, mersinlerin yavrularıdır.

Çiçero, bütün dünyanın Knidos Afroditine meftun kaldığını; Pilinius da bu güzel Afroditi görmek için dünyanın her yanından Knidos'a akın edildiğini yazıyor.

Yine Lusien, Kriyo Burnunun, Knidos'un ve Triyopiya Yarımadasının güzelliklerini saydıktan sonra, Afrodit'ten söz ederken bayağı çekime tutuluyor ve şöyle anlatıyor:

"Tapınağa gitdik. Orta yerde Paros mermerinden, tapınağın pek parlak bir örneği duruyordu. Dudaklarında biraz çekingen, biraz utangaç bir gülümseme vardı. Güzelliğini hiçbir şey örtmemiş... Sol elinin eğimiyle kapadığı yerden başka...

Tapınağın her yanında kapıları var. Böylece Tanrıçaya bakılabiliyor. Tapınağın bekçisi bize kapıyı açtığı zaman birdenbire başeserin etkisiyle vurulduk. Şaşkınlığımızı birkaç kez belirtmekten kendimizi alıkoyamadık..."

"Ben doğulu bir tanrıçayım, Asurlular bana "İştar" dediler. Fenikeliler bana 'Astoret! Astoret!' diye yalvarırlardı. Suriyede adım Atargatis'ti. Babilliler bana 'Belit' (Melitta!) diye taparlardı. İnsan olalı ve daha önceleri hep vardım. Ben Astarte'yim. En derin hücrenizde, her atomda kaynayan hayat kaynağıyım. Heptim, hepim ve hep olacağım. Bunun için ölümsüzüm. Benim geçmediğim yer yoktur. Tapınak olsun, duvar olsun; insan, hayvan, zindan, kule, saray, ordu; kısacası bana yol vermeyen her şeyi mutlaka ölüm çiğner ve bana yol açar."