13 Kasım 2011 Pazar

Deniz Taşlarına Resim

Deniz taşlarına resim yapmak için deniz taşları toplamamız gerekiyordu. Ben bu işi 2 ay önce yapmıştım. Millet denizde Palamutbükü'nde yüzerken ben şnolkeri takmış, deniz taşları arıyordum. 
"Bu gün ne yapayım?" derken aklıma topladığım deniz taşları geldi. Bunların üzerine resim yapıp boyamak geldi aklıma. Bu işi de ilk defa yapacaktım. Nasıl yaparım, falan derken taşlardan birinin üzerine kedi resmi yaptım.  
Boyalarımı, fırçalarımı, palet ve bir bardak suyumu hazırladıktan sonra başladım boyamaya.  
Boyaya başlamadan önce ki taşa yaptığım kedi resminin kabaca görünümü...
Boyama bittikten sonraki deniz taşının görüntüsü. Bu işi ilk defa yapmama rağmen yaptığım şey hoşuma gitti. Kediden dolayı hoşuma gitti galiba.

Yarın Nevşehir'e okuluna gidecek olan Dlr'nın hoşuna gitmiş olacak ki; taşı kapıverdi...

10 Kasım 2011 Perşembe

10 Kasım 1938


"Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün de Türk'tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır."

M.Kemal ATATÜRK

7 Kasım 2011 Pazartesi

Dlr'mızla Piknik...

Dlr'mız, bayram dolayısı ile tatil olan okulundan geldiğinin 2 nci günü. Dün bayramın birinci günü hava çok soğuktu. Bu gün Pastırma Yazları başladı galiba çok güneşli ve ılıman bir hava vardı. Bu havalardan faydalanmak üzere gene Yıldız yengenin bağına gittik.  
Yazdan kalan son güneşli günleri değerlendirmek üzere atletle dolaştım bağda. Bazılarının üşümesine karşılık ben üşümedim...
Şrf'nin yakmış olduğu mangalın başında üşüyenler ve acıkanlar topluca bulundular...
Dlr'mız sofranın kurulmasında bana yardımcı oldu. Mangalda yapılacak olan balıkların hazırlanmasında da annesine yardım etti. 
Her zaman olduğu gibi kedilerimiz bu gün de bizleri yalnız bırakmadılar.  
Karların yağmasına az bir zaman kala tabiat ana daha ölmemişti, ağaçlar yeşil yapraklarını inatla üzerlerinde tutmakta karalıydı. İnsanlar gibi canlı olan ağaç ve çalılar da güneşi çok sevdiklerini belli ediyorlardı. 
Geçen geldiğimde pek bir şey veremediğim bağ köpeklerini bu sefer düşündüm. Gelirken bir tencereye doğradığım ekmeklerin üzerlerine tavuksuyu, tavuk kemikleri dökmüştüm, bir poşete koyarak getirdiğim köpek yemekleri ne kadar makbule geçti anlatamam. Zavallı köpekçikler nasıl yediler.

Eyy kedi ve köpekler; sizlerin duası bana yeter, başkaca dua istemiyorum...

Kaza Geliyorum Demez!

Resimde görünen iki spor araba bana ait. Arabaları şöförlere verdim.Mavi arabayı verdiğim şoför gençten bir çocuk, hız düşkünü. Kırmızı arabayı kullanansa bencil bir şoför. Tam bir trafik canavarı.  
Kırmızı arabanın şoförü, geride kaldığı için basmış gaza, sollayacak ya güya. 

Mavi arabadan yol istiyor, sollamak için. Kırmızı arabanın bencil şoförü, yol verilmediği için mavi arabanın arka sol tamponuna sağdan hafifçe dokunuyor. Aklı sıra onu yoldan dışarı çıkartıp öne geçecek. 

Ama ben onların kaza yapmalarına izin vermedim. 
Birinin sağ şeritten, birinin sol şeritten gitmelerini, birbirleriyle hiç karşılaşmamalarını sağladım. Zaten gidecekleri fazla bir yolları da yoktu.   
Sözlüğün üzerinde dolanıp durdular:)

5 Kasım 2011 Cumartesi

Kabir Ziyareti

Mübarek Kurban Bayramının arifesinde Şrf ve yengesini alarak kabirleri ziyarete gittik. Hıdırlık denilen yerde yatan büyüklerimizle başladık ziyarete.  
Önce, hiç görmediğim dedem Lütfi MUSAĞAĞAOĞLU'nun mezarına geldik. Burada dedem, anneannem, teyzem ve akrabadan bir kaç kişi yan yana yatmaktadır.   
1304; yani 1888 doğumlu, Osmanlı İmparatorluğu zamanında doğup 1956 yılında Cumhuriyet Türkiye'sinde 68 yaşında vefat eden dedemin mezarının başına geldim. Bana anlatılanlara göre dedemin mezarını Ankara'da yatan rahmetli dayım Cevdet bey yaptırmış. O zamanların imkanlarıyla ne kadar güzel yazı yazılmış mezar taşına vede ne kadar iyi malzeme kullanılmış ki 55 senedir dimdik ayakta duruyor mezar...
Hemen yanında da rahmetli teyzem Fikret Hanım yatmakta. O zamanlar ben Şırnak'ta olduğumdan dolayı mezarını Haşim ağabeyimle Füsun Ablamla Selim ağabeylerim yaptırmışlar. Sağ olsunlar.  
Rahmetli anneannemi çok iyi hatırlıyorum. Gene Osmanlı İmparatorluğu zamanında 1896 yılında doğup Cumhuriyet Türkiye'sinde 94 yaşında vefat eden Sıdıka Hanımefendi'nin mezarları başında Fatiha okuduk. 
Dedemlerin bulunduğu yerin hemen 1-2 metre kadar altında bulunan yerde annemin teyzesinin oğlu Dr. İlhan dayımın mezarı bulunmaktadır. 
Rahmetli İlhan dayım çok değerli bir insandı. Haftanın belirli günlerinde fakir ve yoksulları hayrına muayene eder onlara ilaç firmalarının verdiği ilaçlardan verirdi. Çorum halkı İlhan dayımın bu iyiliğini hiç unutmadı, yeni açılan bulvarlardan birisine "Doktor İlhan GÜREL Bulvarı" adını verdiler. Mezar taşında aynen şöyle yazmaktadır: 
"ELLERİNLE HALKA SUNDUĞUN ŞİFA
FAKİR FUKARADAN ALINAN DUA
KABRİNE RAHMETTEN
BİR BULUT OLMUŞ
RAHAT UYU, BİZDEN NAÇİZ FATİHA"
Burada da İlhan dayımın kız kardeşi yatmaktadır. 
Burada da, hemen İlhan dayımın mezarının yanında annesi, annemin teyzesi Adeviye Hanımefendinin mezarı bulunmaktadır. 
Çorum'un bu kesiminde bulunan mezarlık, ziyaretçi akınına uğrayıp dolup taşmıştı. 
Dedemin ziyaretinden sonra Şrf'nin annesi, rahmetli kaynanam Nuriye Hanımefendi ile oğlu, kayın biraderim Turan'ın mezarlarının başına gelerek Fatiha okuduk. Hemen arkada yeşil levhalı yerde ise hiç görmediğim ve tanımadığım kayınpederim Abdulkadir Beyefendi yatmaktadır.  
Kayın pederim Abdülkadir Bey ile, onu hiç görmeyen torunu Çorumspor'un kalecilerinden genç yaşta intihar eden Semih yeğenimiz yatmaktadır. Ruhlarınız şâd olsun...
Mezarlığı gezerken şehit mezarlarını da gördüm, onlarında ruhlarına Fatiha okudum. Burada; 1994 yılında şehit olmuş Davut SARI isimli bir Mehmetçiğimiz yatmakta. İnternetten araştırdım ama nerede şehit olduğunu bulamadım. Nûr içinde yat şehidim...
Burada ise gene şehit Mehmetçiklerimizden 1990 yılında şehit olan Abdullah isimli bir askerimiz yatmaktadır.  
Mezar taşlarına bazı yazılarda yazmışlar. Dikkatimi çekenlerini fotoğraflarını görüntüledim. Burada babası ölmüş birisi babası için mezar taşına şöyle bir yazı yazdırmış: 

"BİLİRİM SIĞMAZSIN BİR KAÇ MISRAYA, ANLATMAK İSTERİM SENİ DÜNYAYA, ACELEN NEYDİ Kİ UÇTUN SEMAYA, MEZARIN BAŞINDA AĞLARIM BABA" 

Buradaki mezar taşında da aynen şöyle yazmaktadır:

"KARA YERDE BİZE BİR EV YAPMIŞLAR
KAPISI YOK BACASINI YIKMIŞLAR
BEN ÖLÜRSEM KİMLER YUMAR GÖZÜMÜ
BİR BELLİ TAŞ DİKİN BAŞIMA
YAKASIZ GÖMLEĞİ SERİN DÖŞÜME
EBEDİ YURDUMA BENİ KOYDULAR
DÜNYA HASİYETİNİ ORDA SORDULAR
ŞURDA BİR GARİP ÖLDÜ DUYDULAR
BEN BİR GURBETÇİYİM"

Mezarlığa belli aralıklarla hayratlar yapmışlar. Su derdi bulunmamaktadır.

Şöyle mübarek bir günde mezarlık ziyaretine gitmem ruhumu ısıttı, Bu dünyadan gelip geçmiş insanların yanlarında olmak, onların ruhlarına Fatiha okumak çok güzel bir duydu oldu benim için...

4 Kasım 2011 Cuma

Abdullah Amcam...

Abdullah amcamla, blüm denilen oyunu oynadık. Beni yenince o kadar çok sevindi ki, söyleyecek kelime bulamadı...

84 yaşında olan Abdullah Efe; dinç olmasına karşılık kulakları biraz ağır işittiğinden dolayı işitme cihazı takmaktadır. Her sabah saat 06:00'da gelerek bahçesini düzenli olarak sular. Son 2 yıldır bahçenin ekim işleriyle uğraşmamaya başladı. Bahçenin ekilip biçilme işlerine oğlu Şener bey bakmaktadır.

Abdullah amcam her sabah geldiği gibi akşamları da gelip bahçesini kontrol eder. Bu sırada da elimiz değerse açık havada, benim balkonda blüm oynarız. Kendileri beni yenmek için elinden gelen bütün gayreti gösterir. Yenilmeyi asla kabul etmez, yendiğim zamanlar çok sinirli olur, evine giderken bile yarım ağızla "Allahaısmarladık, iyi akşamlar..." der gider. Ama yendiği zaman da keyfine diyecek yoktur.

Aman Abdullah Efem, her zaman yen de, yeter ki hep yanımızda ol...

Videoda Abdullah amcamın elinde sigara görünmektedir. Abdullah amcam sigarayı bırakalı 3-4 yıl oldu. Yanıma geldiğinde sigaramdan bir tane yakar ama dumanını içine çekmez. Bazı sabahlar gelirken de benim içtiğim sigaradan bir paket almadan da gelmez. Bu kadar da anlayışlıdır Abdullah Efem. Ne de olsa eski toprak...

1 Kasım 2011 Salı

Zeytinyağı

Muhammet Efem bu seneki zeytin yağımı yollamış.

Gerçi resimde görülen geçen seneki zeytinimden elde edilen yağdır. Zaten bir tane zeytin ağacım var o da senede (+-) 10 kilo kadar yağ veriyor.

Resimde görünen geçen sene çıkartılan yağdır. Haziran ayında köye gittiğimde getirmişti Muhammet abim. Bu sene ise, mahsulü yağa çevirir çevirmez kargoyla adresime yollamış sağolsun.

Zeytinlerin toplandığı şu günlerde köyde olamadığım için Muhammet abime tembihliyordum. "Aman abi, zeytindeki mahsulleri topla, ağaca yazıktır, sert bir rüzgar eser, mahsullerin bulunduğu dalları kırar. Gerçi senin işlerin başından aşkın ama, boş bir gününe denk getirip toplarsan, seninkilerle birlikte değirmene gönderirken  benimkileri de gönderiver..." demiştim.

Sağ olsun Muhammet efem, bir gününü bana ayırarak yağı çıkartmış. 10 kilo kadar yağ çıkartmış, zorla 5 kilosunu kendisine bırakmasını sağladım, yoksa çıkan yağın tamamını gönderecekti. O kadar çalıştı, ağacı silkeledi, değirmene gönderdi, yağ haline getirtti 5 kilo bile az emeğine ama ne yaparsınız.

Bizim oralarda zeytini toplamak için önce ağacın altına aynen badem toplama işlemindeki gibi yazgılar serilir, uzun sırıklarla dallara narince vurularak zeytinler düşürülür, çuvallara doldurulur. Ağaçlar silkelenip çuvallar dolup ağızları bağlandıktan sonra, değirmen sahibine gidilir çuvalların yerleri tarif edilir. Gerçi her değirmenci çuvalların nereye konulduğunu bildiği için arabasıyla giderek bu zeytin çuvallarını oradan alıp değirmenine getirerek zeytini yağa dönüştürme işlemine başlar. Değirmenci, yağ çıkartma işlemini yaparken inceltici, koku giderici, vs. hiç bir katkı maddesi kullanmaz. Ücretine gelince, değirmenci hiç bir ücret talep etmez. Mesela benden kaç kilo yağ çıktı? Diyelim ki 100 kilo çıktı, bunun 10 kilosunu kendisi alır 90 kilosunu depozitolu bidonlarına doldurarak yağ sahiplerinin evlerine kadar getirip bırakır.

Sağ olasıca Muhammet amcam da bu kadar zahmete girdikten sonra bana 5 kilo yağımı yollamış.

Telefonla aradıktan sonra epeyce konuştuk. Kendisi 800 kilo kadar yağ çıkartmış. Bu sene çok yorulduğundan bahsetti, "Bademleri ne yaptın, bitirdin mi?" dediğimde, 1 ton kadar kırdığını, biraz daha  kaldığını ama onları kırmaya gücünün yetmeyeceğini, biraz dinlenmek istediğini söyledi.

Konu Muhammet amcadan açılınca bu yaz epeyce güldüğümüz bir olayı aklıma geldi Muhammet amcamın. Şöyle ki;

Bir gün beni aradı: "Müsaitsen beni iskeleye götürür müsün, maaş alacağım." demişti. "Hay, hay Muhammet amca, derhâl." dedim ve köy kahvesinin önünde buluşarak Datça'ya indik.

Muhammet abi bankadan maaşını aldıktan sonra, buluşacağımız yer olan Esenada'ya deniz kenarına geldi. Elinde dört tane teneke bira ile fındık, fıstık kuruyemiş vardı. Denizin kenarındaki kayaların üzerine oturduğumuzda; "Benim çok fena karnım ağrıyor, bankada kuyrukta zor bekledim." dedi. "Dün akşam buzlu rakı içmiştim, o mu dokundu acaba?" diye kendi kendine konuşuyordu. Gerçekten de yüzünde bir acı ifadesi vardı, karnının çok ağrıdığı belli oluyordu. Biraz sonra: "Kusura bakma, ben pantolonumun düğmesini biraz açacağım." dedi. "Muhammet amca, nasıl rahat edersen öyle otur." dedim.

Biraları içip, karnımız şiştikten sonra Muhammet amcam daha da kötü olmaya başladı. Kıvranıp duruyordu. Bu sırada telefonu çaldı. Telefonu kapattıktan sonra, belli belirsiz küfürler etti. Sonra bana: "Kalk, köye gidelim." dedi.

"Hayırdır Muhammet amca, bir şey mi oldu? dedim. "Yok ya, bir şey yok. Yanlışlıkla kızın pantolonunu giymişim." dedi.

Meğerse, yanlışlıkla veya aceleyle evden çıkarken ufak kızının kot pantolonunu giymiş, o pantolon da biraz dar geldiğinden dolayı sıkıp karnını ağrıtıyormuş. Gerçi ben önce fark etmiştim ama yıllardır kot pantolon giymediğim için dikkatimi çekmemişti, arka ceplerinde, dizinde falan çiçek motifleri vardı...